Monday, February 26, 2007

dishonesty

bir daha geri dönebilecek miyim? en azından bunun için küçük denemeler yaptım, evet. biraz daha uçağa binersem güneşi hiç batırmayabilirim. her gün aynı günün uzatmalarını yaşar, bulutların üzerinden hayatın eşiğinde aslında ne kadar ufak olduğumuzu size tekrar tekrar anlatabilirim. yine bir sabah kalktığımda, nerede uyanıyorum, hangi odadayım, duvarlar beyaz mı, mavi mi bilemeyerek güne başlayabilirim. o sabahlardan birinde, bakarsınız gitmiş olurum, yine. trafik ışıklarının kalp şekline büründüğü unutulmayacak acaipliklerin şehrinde, her köşesinde ayrı bir kokuya isimler sunarak tekrardan koşabilirm eskisi gibi. adınız neydi? şarkılarınıza ne isimler verirdiniz? önce müzik çalar, sonra söze mi girerdiniz? yoksa sessizlik midir tercihiniz? herkes konuşurken, gidişimden anlamlar çıkartabilecek misiniz siz de? yağmurun altında çok da gözükmez yürürken insanlar. görünmeden tekrar evime girebilirim. şarkılarımı size teker teker dizeleyebilirim..
one of these mornings, you will look for me, i'll be gone
i love the sound of you walking away
for you i'll tr to be a better man
if this road leads nowhere, i don't care where i'm going
because we are the last living souls
at these days i'm so confused
something i said, like yesterday's over
she's the moongirl
it goes darker still, please stay
holding on to the memory of what didn't last
my heart is wise

Friday, February 09, 2007

berlin talkin'

dreams are huge,

distances small.


to find a way


between thoughts and




melting snow..

Monday, January 29, 2007

melancholy&what is theirstory


Sunday, January 28, 2007

kâh&rengi


because i am my own life's little drama
and others life's heroin..

name the soundtracks of your life

"şarkılardan çağrıştırma kelimeler" oyununu bilir misiniz?
ben bunu hep oynarım, mesela, şimdi itunes'umda novel 23'ün "pinnacles"'ı çalmakta ve bu şarkı ne zaman çalsa sivrilen uçlar, çam ağacı, yeşil dikenler ve kozalar aklıma gelir ki, bu nedenle bu şarkının bende çağrıştırılan kelimesi, gerçek isminin de muhtemel etkisiyle "pine apple" dır. evet bu benim pine apple şarkım.
işte aklıma şu an geliveren diğer örnekler:
manic street preachers - the everlasting = yangın
mates of state - i know&i said forget it = hipnoz çemberi
squarepusher - tommib = fiyonk
the cure - the love cats = piyanodaki siyah tuşlar
arovane - windy wish trees = yere fırlatılıp zıplayan kola kapakları

Sunday, January 21, 2007

biraz daha az telaşlı yaşamayı tercih ederim, mümkünse.

ankara'da geçirdiğim yeni yıl, uzun zamandır yaşamadığım bir mutluluk ve kendime dönüşle süsledi bir kısacık haftayı. o azıcık zamanda, sıcak tutan bir palto ve hayatıma ayak uydurabilecek bir kot arayışı içinde, ankara'nın soğuk havasına, kelimenin tam anlamıyla 'göğüs gererek' değişen caddelerinin kapalı yollarında ilerledim noel anne botlarımla. bir zamanlar sabah akşam geçtiğim sokakların ışıklandırılan mağzalarından tutun, tribeca'nın tanıdık yüzlerine, bilkent'in yılın yağan tek karını çam ağaçlarının arasında tutan sessizliğiyle, ailemin biricikliğine dek, bavulumda benimle götürebilir miyim, sorularıydı aklımın gündelik meşguliyeti. ve tek başına uçtum ilk defa, geride kalan tüm kırıntılar toplanabilirdi doğrusu ağlamaklı suratımda. bilir misiniz, biraz sessiz kalmayı severim, düşünmek konuşmaktan bir adım öndedir çünkü. ve adımlarımı kendime uyan bir parkta atmak en büyük zevkim, görülmeye değer o kadar çok şey var ki, kaçırınca hayatının anlamını başka yönlere sürükleyebilen!

Friday, January 19, 2007


minimise pain

portraits of me
did you not see?
near or far
how bad can i be?
hurt brings forgettings
and you have forgotten me.

Tuesday, December 19, 2006


ayşegül'ün yaz tatili hikayesi, en sevdiklerimin ikinci sırasında yer alır.. "en güzel kumdan kale" yarışmasına katıldıktan sonra yağmurda ıslanmamak için şişme kayıklar altına saklanıp sonra da bu tatili, hiçbir plajda rastlamadığım güzellikteki deniz kabuklarından dinleyerek anımsamalarını kaç defa okumuşumdur. pastel bir hikayedir ve yazı melankolik tarif eden nadir çocuk kitaplarındandır.. bu güzel resmin ardında kurduğum kendi hayallerimi bir kenara bırakıp, en ama en güzel ayşegül kitabının ismini vermek istiyorum size: sandık odası! evet, eski evlerde sandık odaları gerçekten de var! bu kitabı okuduktan sonra sandık odaları hayallerime büyük annanemin adapazarı'ndaki artık yerle bir olan devasa evinde kavuşmuştum. hayır, belki de elbiseler yoktu, şapkalar da.. ama binlerce mücevher, eski defterler, kitaplar, danteller vardı ve tahta kokmaktaydı burası da, sandık odası kokmaktaydı.. milyarlarca insanın yaşadığı bu devasa dünyanın içinde, noktacık bir insan olmuştum aniden sandık odasındaki hayallerinde kaybolup giden.

picturise love

Tuesday, December 12, 2006

12.12

Saçlarına kurdele takıp kırmzı rujunla, yeni yılın yuvarlak ve küçük kırmızı meyveli ağaçlarının ardından çocuksu bir ifadeyle bakışında, etrafında dolaşan bir küçük kızdım, anne. Turuncu masamızın üstünde portakal ve elmalar, raflarda kitaplar ve maketler, benimle yaşıt olan bir de televizyon vardı yüksekte. yumuşacık ellerin, adımlarını attığındaki her yerden tanıyabileceğim terlik sesin ve bileklerinde birbirine çarpan üç altın bileziğinle tutmak isterim seni aklımda. böyle özlemek, böyle duymak isterim hala sesini kulaklarımda, hani dedemin sesini kasetlere aldığındaki "gizem" deyişin gibi. şimdi büyüdüm bak, artık bana sıkı sıkı sarılmasan da olur, bütün sevgini içime hapsettim. ben senin kar tanenim, erimeyeceğim, bu kadar büyük belki de seni içimde tutabilmemde bana yardım eden nefesim.

Thursday, December 07, 2006

Tuesday, December 05, 2006

roads








aralığın bu yağmurlu gününde itiraf edeyim: kıvrılarım tüm maddesellikleriyle karşınızda! elimden kaçıp gidiyorlar, engelleyemiyorum. bilir misiniz, bu şehir gibisinde deniz yok, martılarla uyanırım. pazar kilise çanları, cumartesi kızarmış ekmeklerin serenatları ve arkalarda hep aynı şarkı.. belki de, şehirler ne kadar küçük olurlarsa o kadar uzun isimler seçerler kendilerine merak edilmek için. büyüsüne kapılmayın!
(p.s.: türkiye'ye dönünce çantamda gauffre'lar, kiremit rengi bisküviler, beyaz orkide parfümler ve belki de en sevdiğim peynirler olacak. (belirtmeden geçemeyeceğim)

Monday, December 04, 2006

kirpikler kıvrılırken, simli beyaz odalara saklanır göz kapakları,
mesafelere dolanır düşten mevsimler.

parlayan kar topları hayal eder
toparlamak için kendini
ya da geçişlerine nezaket katar, yapraklarında soldurduğu kuruntuların
şehirlere takılan düşleri.

kırıltı kırıntıları ile eşleşir
devam etmek için ileri.

Thursday, November 30, 2006

loin des villes

bulutlar inmiş yeryüzüne, soğuk bir sis olmuş dolaşır kimsesiz bir kentte.
sokak lambaları altında görüyorum,
çiğ tanelerine çarpa çarpa uzak bir galaksiden gelmiş gibi ilerliyorlar hızlı hızlı.
can acıtan çığlıklar ses tellerinde,
uykumdan alıntı yapıyorlar yaşantılarımın belleğimde kalan hikayelerine.

Wednesday, November 29, 2006

He wore sun glasses&starry eye suprises

Burada durmaktayım. Ellerimdeki mürekkep lekelerine doğrusu bitiyorum. Sürekli yer değiştiren kariyer ritimleri içerisindeyim. Bir masam vardı, bir bilgisayarım, turuncu bir sandalyem, şimdi bir anfideyim, bir hocam var obsesifmiş, hep aynı şeyleri giyip aralarda mandalina yiyor ve çok fevri bir insan olmanın etkisini aile boyu taşımaya yelteniyor. Bir odam vardı, sıcacık, bir yatağım, yerden uzak, yastıklarım üçer üçer ve yumuşak. Balkonumun ufka bakan bir manzarası ve tüllerin ardından kapısı vardı aralanılası. Balkonum var şimdi yine, devrilen yaprakların en sevdiği yuvası. Bir otobüsüm vardı, inmeden önce aynasına bakardım çaktırmadan, şimdi trenlerim var, tünellerin karanlığında içerideki ışığın aydınlattığı olmayan gamzelerime bakıyorum yüzümde. Kahve bardağım vardı ve sabahlığım da, kocaman ekran bir televizyon beklerdi beni salonumda. Göle bakan puslu bir görüntü ardında, plaklarla dolu bir pikap setinin kenarında gecelerimi geçirebilirdim dergilerimle. En çok ama odamda kalırdım heralde, geceleri uyanıp kardeşimin uykusuna sessiz bir öpücük kondurayım diye.

Monday, November 20, 2006

empty heart beats with chocolate drinks

Gent

Oostende treni Flaman'ların en zengin şehirlerinden Gent'te durarak bizi, çok üşüyeceğimiz ama Ortaçağ mimarisi arasında Kubrick filmlerine tanık olacağımız, bütün yapıların peri masalı uzantılarıyla gökyüzüne süzüldüğü ve içimize gülümsemeler serpiştiren bu envai çeşit siyah kemik gözlüklü insanlarla bakışlarınımızın tanışıklaştığı, geceleri ise kırmızı dekorlu dubb ritimlerin arasında sıcak çikolata yudumlayacağımız yere bırakıyor.. Gece bastırdığında nehrin kıyısında karşılaştığımız gözleri parlayan leyleğe bakıp, tramvayların gökyüzüne kurduğu ağların pembe fonunda su birikintilerinden atlayarak düşünüyorum, daha kaç farklı trene binip yansımamı çekmeliyim, kendimi görebilmek için.

Sunday, November 05, 2006

they say, i'm an addicted

fashion city, bring me to my intimity
with your curls in irony,
let there be lights up on me.


Thursday, November 02, 2006

paris j'adore*


Find a way out for me to find out myself.

Wednesday, November 01, 2006

kaydetmek.kaybetmek


bütün unutkanlıklarımla şehirlere isimler biriktiriyorum. unutuyorum. mutlu olmak için unuturken, havai fişeklerimden yoksun kalarak kıpırtılarda yaşıyor, aklımı zorluyorum. gelmiyor, gelmiyor.. neydi, nasıldı, kim gibiydi? bilmiyorum.

Monday, October 23, 2006

Oostende..

Friday, October 13, 2006

yutkun unut

motorsikletliler çok mu yaşarlar, her şeyi bir hızla geride bırakıp önden gittikleri için?
HAYIR! beklenmedik bir çarpışla çırpınırlar, bir kaçışım var mıydı diye gerçekten de geç.miş.ten..
tenleri yanar,
geçse de mevsimler,
küçültemezler, büyüttüklerini..

Wednesday, October 11, 2006


quand les rues changent,
elle grandit.
c'est fou
d'etre aussi petite
et d'un coup de grandir vite..

Thursday, October 05, 2006

çok şık bir yazı

Belçika buz gibi, evimiz darmadağınık. Garip soslu pilavlar ve şenlik torbasından çıkan Twix'lerin masamızı donattığı bu günlerde, sıcak havaya alışık tenleri, aksanlarla tanışık sesleri özleyerek fotoğraflara gülümsemeli..

Wednesday, October 04, 2006

"Will you marry me when you are seventy and have nothing to lose? "


Dreams sometimes skip reality..

Tuesday, October 03, 2006

first impression


seviyorum, yağmur yağarken trene binmeyi, umut yokken, dilekler dilemeyi, üzerimdeki ekose atkıyla gezmeyi, balkonu olan evleri ve fransız şarkılarında isimleri geçen şekerleri, kızarmış ekmekle sabahları sütlü ve şekersiz kahve içmeyi, yavaş ama düşünerek yürümeyi, mumları söndürüp, aromasının kokusunun odaya yayılmasını izlemeyi, hayaller kurup, bozmakla geçinmeyi, müze gezip kliselerin fotoğraflarını çekmeyi, sevdiğim şarkıların değişik coverlarını dinlemeyi, evde misafir beklemeyi, saçlarımı romantik romantik toplayarak rüzgarda dağılmasını izlemeyi, siyah-beyaz filmleri ve geçtiğim yerlere kıvrımlar çizmeyi..

Monday, October 02, 2006

Bruxelles, tout en ailes!

bulamıyorum rengimi, sanırm biraz güneşe tanık bir suluboya resminin parçasıyım, sararmış saçlarımı gökyüzünde dağıtan parlak gülücüklerle süslüyorum rüzgarı.

Sunday, October 01, 2006

cache mir!

as i stood on my balcony,
rain came down with a terrific symphony.
reminisce instead of a blurry
what an irony!

Wednesday, September 27, 2006

sonradan, şehir

and there was this silence behind me i left in the exchange of nothing previously tasted.

merdivenle çıkılan ikinci katından sabah güneşini tam gözüme alıyorum ve evimizin tahta kokusundan ellerime sinen kuru soğuğu elma kokulu kremlerimle gidermeye bakıyorum. Nedendir bilinmez, nerede değilsek orası iyi gibidir. Yabancılaşmayı kendin yaratırsın, hiç yabancı olmadığın ve asla olamayacağın bir şehrin kaldırımlarında kendini jonglörler etrafında tutarsız bırakırsın. evini eskiciden alınmış pahalı kitaplarla donatır, balkonunda en çok, başka yerde olamamanın üzüntüsünü tadarsın ve onu gidermek için yapılabilecek hiçbirşeyin yolunu bulamazsın. anı ne zaman anlamını kazanır? burada maddeleştirilmiş anılar yüklüyorum belleğime, yeşertiyorum, grileşmesinden korkarak çekeceğim filmlerime renkler arıyorum. Louvain-La-Neuve diye garip mi garip bir yerdeyim, bir sonradan yaratılmış oyuncak şehir... tadı tahtaya benziyor, kokusu soğana, sokakları plastikten, insanları hamurdan canlandırılmış gibi. anlatırım.

Louvainkaravillalphaneuve

"Il suffit d'avancer pour vivre.
D'aller droit devant soi,
Vers tout ce que l'on aime..."

Sunday, September 17, 2006

Hoşçakalankara

Tuesday, September 12, 2006

naftalin maline

Bir küçük evimiz varmış, ben çok küçükken büyük sanırdım. Annemlerin odası yanıbaşımdayken, arada yol yol karolar sayardım. Onların takibinde, erkenden uyanıp yanlarına sırnaşırdım. O Pazar, "Adam Olacak Çocuk" vardı ve ben ona gidecektim. Oysa, gün geldi çattı, burnum gece tıkanmıştı. TRT bandrollü siyah kameralar karşısında sırada bekleyen çocuklardan olamayıp, Barış Manço'nun yüzüklerine takılarak şarkımı söyleyemeyecektim. Oysa kafamda aramızda geçecek konuşmaları birer birer kurmuştum.. Acaba annem bana hangi elbiseyi giydirecek, ne kadar çok fotoğraf çekip, albümlerimize bunlarla volüm katacaktık. Hiçbiri olamadı.. Ben o gün, siyah kırşık desenli kahverengi dolabın arasından sızan ve burun tıkanıklığımdan bile süzülen ince naftalin kokusunun sabah güneşine kattığı beyaz buğusunda yine de mutluydum. Bir yanımda annem, gencecik ve babam, incecik, artık hiç de hatırlamadığım evimizdeki varsaydığım devasa dünyada aralarında bir nokta olarak yerimi bulmuştum..

Wednesday, September 06, 2006

Senle ya da sensiz, dünya döner durur..
Sensiz benim dünyam hangi kıyıya çarpar durur?
oysaki herşey çok güzel başlıyor..

Wednesday, August 23, 2006

l'air de rien..



l'automne me manque.

taktımankaraya

bir resimde, bulanık,
bir sokak biçimi görsem,
bir bina kıvrımı,
bir yol geçidi,
bir taksi durağı, ufacık bir yağmur lekesi bile girmiş olsa kareye
ankara tanıdık..
fakat artık kırık kaldırımlarını sayamıyorum.
her kırığa ankara diyerek,
ankara'yı kırgın bırakıyorum.

Monday, July 31, 2006

i don't fake beauty
i don't abuse love
i don't remember things a lot
i'm a fiction, though
i'm real just enough
for you to make stop motions with me

tank ara!

savaş açtı bana, bırakmıyor.

Friday, July 28, 2006

turn&curl

kıvrıl!
kıvrıl!

ankara düzleştiriyor saçlarımı, tek düzeleştiriyor yaşamı
tuzdan omuzlarım soyulmuyor burada, tenim açık açık, günlerimi koyultuyor
eteklerim uçuşmuyor, ayakkabıların topuklusu yollarına yakışmıyor
yolda yürümek, kumda koşmaktan da zor geliyor.
ankara, sesime uymuyor,
içime sığmıyor.
saçlarım burada kıvrılmıyor..

kıvrıl! kıvrıl! kıvrıl!

olmuyor.
"niyeyse, olmuyor işte!"

Wednesday, July 26, 2006

asada bozosca

gemileri taşıyan soğuk sular, ışıldardı yeşilinden adanın.

batık bir gemide insan ruhundan beslenirdi planktonlar..
ve yeryüzü üzüm kokardı, çiçeklerden taşan antenlerde bile,

sanki durgun gökyüzünde şarap yapar, sarhoş ederdi pırpırlar.

periler gezinir, adanın rüzgarında sırlarına isimler verirlerdi.

kirpi saklı yollara veda ederken, beyaz tortorun karesinden saklanırdı her bir an.

tenler yere değer bir gölge düşürürken antik şehirde,

masalını anlatırdı buruk dikenlere karışmış taştan tiyatrolar..

ve unutkanlık büyüleri hatırlanırdı güneş batana dek sırtından..

deepnote:

Bozcaada - Asos tatilinin bol lodoslu resimlerinde kuznm ve özge'nin çektikleri de var. ama masalı oluşturmak için sözcükler resimsiz çukurlarında olacakları için, süslemeli zamanı çayda iki şeker eritme süresinde. kuznm love you. özge, herşey için saol..

Saturday, June 24, 2006

sycamores at the masquerade store


Gerçek hayatın devasa hayallerindeki renkleri ayarlayabilme gücü, 12 yaşındayken, Baz Lurhmann'ın Romeo+Juliet'inde çıktı karşıma..

Özellikle, sahildeki tiyatro sahnesindeki renk tonlarına büründürebilmek istediğime karar verdiğim andan beri hayatı, bir empatidir gitmekte devamlı.






araya filmler girdi çokça, ve nadiren yapaylıktan sıyrılırdı filmler taa ki
"dark side of the sun" aniden karşıma çıkınca..

Brad Pitt'in inanılmaz çocuksuluğunu maske ardına gizleyen bu Yugoslavya'da geçen filmde, tertemiz güzellikteki kızın şarkısı çıkmaz aklımdan ve her defasında aynı derecede üzer Brad Pitt'in yunuslarla yüzüp "i want to live" dediği açılışla, güneşte parlayan Bach - Air on a g string'in tınıları..

Friday, June 23, 2006

use&loose

klimasızlıklardan şüpheci gözler çizen mevsimin sevimsizliğine aldırmadan, tatil ve "gidiyorum" planlarımı suya düşürmemesi için boncuklarımı takıyorum..

olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz. dürüst olmak gerek.

Saturday, June 10, 2006

to.get.her


before summer breeze, comes a natural ease.

Friday, May 26, 2006

"doubt obscures the true vision of the heart"

"olmayacak bir şeyin peşindeyim" diye başlıyordu film. basma kalıp elbiselerle adagio for strings eşliğinde koşulan sokaklarda topuklu ayakkabıların sesi pek kısıktı doğrusu. hayalimdeki sinema kariyerime yaklaşarak, beyaz kağıtların eksikliğinden unutuveriyordum başvuru formlarını doldurmayı. ve bir sene daha bestekâr'dan mı geçecektim? elçilikler arasından yeşeren dalları kopara kopara yokuşları çıkıp, "küçükken limonata içerdik belpa'da, plastik bardaklarda" "karum'un önünde buluşur ve dondurma yerdik, bir zamanlar" "bilkent yeşermemiş bir vadiydi" "subway tunalı caddesi'ne bakardı" "gösteri sonrası tütülerimizle amerikan kültürü önünde dam dam dedo oynardık" gibi alakasız düşüncelerle vardığım gün ortamında, başkalarına konseptler çizip yaşama konseptimi gözden geçirmeyi bir gün daha mı erteleyecektim?

gerçekleri biliyor ama gerçeklemiyoruz, doğrusu.

Sunday, May 14, 2006

görkem'cikletim











bir öte'kim. herşey'im.

Thursday, May 11, 2006

simpli.city




saatlerin 15 geçelerinden birinde, işte tam bu açıdan bakarım yeryüzüne.. yorgun, ışınlanmak isteğinde ve sade.

Monday, May 08, 2006

instance coincidence


Sirkeci Garı'ndan Cuma günleri Selânik'e kalkan Dostluk/Filia treni, uzaklığını kestiremediğim bir gelecekte bekler beni.
Orient Express'in efsanevi lacivertliğinin izlerine rastlarken gara attığım son bakışlarımda, aklımda tek bir soru ile içime çekerim bistro havasını:
"Filmlerdeki gibi hayatta kalabilir miyim tren giderken, çalılara atladığım ve 1 km boyunca yuvarlandığımda?"

Saturday, May 06, 2006

erasure with pleasure


beni görebildiğiniz kadar varım.

Sunday, April 23, 2006

daydream, unclean

bütün pazar gününü evde geçirmenin keyfine varamayarakatan protesto ediyorum, bir daha bu bilgisayarın başına takılı bir pazar istemiyorum! hele iş yüzündense hayır hayır hayır!
çünkü bugün dışarısı öyle bir güzeldi ki.. (balkondan izlediğim kadarıyla)

happy in autumn&very sad in return

soğuk havaların sıcaklığından eser taşımayan yaz, uzaklaştırır insanları birbirinden..
uzun gündüzlerde vakit kalmaz içtenliğe, insanların birbirlerini süzmesinden..

un, deux, trois.. pourquoi pas¿


Monday, April 17, 2006

to wish impossible things

güneş, hissediyorum bronzlaştırıyor ofisin balkonuna çıktığım küçük aralarda yüzümü.. rimelli kirpiklerim hiç de vogue dergisindeki kızlarınki gibi durmuyor ama saçlarım epey bir dağınık, ben hiç böyle çıkar mıydım dışarı¿ olmadık yerlerde fotoğraflarıma rastlamak işte tam derinlerde acaip bir acı. herkesin bir gün yaşayabileceği ama kimsenin yaşamadığı gibi dalgalı denizi durgunlaştırma zorunlulukları. istanbul sokakları ne güzel isimlendirilmiş.. mesela bugün keşfettiğim tomtom mahallesi.. bu arada, bugün paris caddesi'ne çıkan merdivenleri ilk defa çıkışımı kutladım hüzünlü bir haber üstüne..
pardon, siz gerçek misiniz¿ demek istiyorum. siz gerçek misiniz¿

Sunday, April 16, 2006

meet me never

uzun zamandan beri sürdüğüm ilk kırmızı ojeler
aldığım yepyeni giysiler
kestirdiğim saçlarım
içtiğim günlük beyaz şaraplarım
ve "karşılaştığımız" her günü kanatlarıyla kaldıramayacak solgun kelebeklerim ile
yorgun ve bahar cıvıltılarına uzağım.

Friday, March 31, 2006

break apart


aslına bakarsanız, zaman oldukça hızlıydı..

içmek hiç bu kadar güzel gelmemişti, hep bir baş dönmesiyle eve gidip sorumsuzca yarını beklemekle geçti günlerim..

daha ne kadar devam edebilirdim acaba böyle..

aramaya üşenerek onu..

ve insanların güzel notları arasında unuttum bazen pek çok şeyi

ama uzun uzun dalıp gittiğim de oldu..

ve güneşin tutuluşunda anladım sonunda, ara değil, ayrılıktı bu..