Wednesday, August 23, 2006

l'air de rien..



l'automne me manque.

taktımankaraya

bir resimde, bulanık,
bir sokak biçimi görsem,
bir bina kıvrımı,
bir yol geçidi,
bir taksi durağı, ufacık bir yağmur lekesi bile girmiş olsa kareye
ankara tanıdık..
fakat artık kırık kaldırımlarını sayamıyorum.
her kırığa ankara diyerek,
ankara'yı kırgın bırakıyorum.

Monday, July 31, 2006

i don't fake beauty
i don't abuse love
i don't remember things a lot
i'm a fiction, though
i'm real just enough
for you to make stop motions with me

tank ara!

savaş açtı bana, bırakmıyor.

Friday, July 28, 2006

turn&curl

kıvrıl!
kıvrıl!

ankara düzleştiriyor saçlarımı, tek düzeleştiriyor yaşamı
tuzdan omuzlarım soyulmuyor burada, tenim açık açık, günlerimi koyultuyor
eteklerim uçuşmuyor, ayakkabıların topuklusu yollarına yakışmıyor
yolda yürümek, kumda koşmaktan da zor geliyor.
ankara, sesime uymuyor,
içime sığmıyor.
saçlarım burada kıvrılmıyor..

kıvrıl! kıvrıl! kıvrıl!

olmuyor.
"niyeyse, olmuyor işte!"

Wednesday, July 26, 2006

asada bozosca

gemileri taşıyan soğuk sular, ışıldardı yeşilinden adanın.

batık bir gemide insan ruhundan beslenirdi planktonlar..
ve yeryüzü üzüm kokardı, çiçeklerden taşan antenlerde bile,

sanki durgun gökyüzünde şarap yapar, sarhoş ederdi pırpırlar.

periler gezinir, adanın rüzgarında sırlarına isimler verirlerdi.

kirpi saklı yollara veda ederken, beyaz tortorun karesinden saklanırdı her bir an.

tenler yere değer bir gölge düşürürken antik şehirde,

masalını anlatırdı buruk dikenlere karışmış taştan tiyatrolar..

ve unutkanlık büyüleri hatırlanırdı güneş batana dek sırtından..

deepnote:

Bozcaada - Asos tatilinin bol lodoslu resimlerinde kuznm ve özge'nin çektikleri de var. ama masalı oluşturmak için sözcükler resimsiz çukurlarında olacakları için, süslemeli zamanı çayda iki şeker eritme süresinde. kuznm love you. özge, herşey için saol..

Saturday, June 24, 2006

sycamores at the masquerade store


Gerçek hayatın devasa hayallerindeki renkleri ayarlayabilme gücü, 12 yaşındayken, Baz Lurhmann'ın Romeo+Juliet'inde çıktı karşıma..

Özellikle, sahildeki tiyatro sahnesindeki renk tonlarına büründürebilmek istediğime karar verdiğim andan beri hayatı, bir empatidir gitmekte devamlı.






araya filmler girdi çokça, ve nadiren yapaylıktan sıyrılırdı filmler taa ki
"dark side of the sun" aniden karşıma çıkınca..

Brad Pitt'in inanılmaz çocuksuluğunu maske ardına gizleyen bu Yugoslavya'da geçen filmde, tertemiz güzellikteki kızın şarkısı çıkmaz aklımdan ve her defasında aynı derecede üzer Brad Pitt'in yunuslarla yüzüp "i want to live" dediği açılışla, güneşte parlayan Bach - Air on a g string'in tınıları..

Friday, June 23, 2006

use&loose

klimasızlıklardan şüpheci gözler çizen mevsimin sevimsizliğine aldırmadan, tatil ve "gidiyorum" planlarımı suya düşürmemesi için boncuklarımı takıyorum..

olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz. dürüst olmak gerek.

Saturday, June 10, 2006

to.get.her


before summer breeze, comes a natural ease.

Friday, May 26, 2006

"doubt obscures the true vision of the heart"

"olmayacak bir şeyin peşindeyim" diye başlıyordu film. basma kalıp elbiselerle adagio for strings eşliğinde koşulan sokaklarda topuklu ayakkabıların sesi pek kısıktı doğrusu. hayalimdeki sinema kariyerime yaklaşarak, beyaz kağıtların eksikliğinden unutuveriyordum başvuru formlarını doldurmayı. ve bir sene daha bestekâr'dan mı geçecektim? elçilikler arasından yeşeren dalları kopara kopara yokuşları çıkıp, "küçükken limonata içerdik belpa'da, plastik bardaklarda" "karum'un önünde buluşur ve dondurma yerdik, bir zamanlar" "bilkent yeşermemiş bir vadiydi" "subway tunalı caddesi'ne bakardı" "gösteri sonrası tütülerimizle amerikan kültürü önünde dam dam dedo oynardık" gibi alakasız düşüncelerle vardığım gün ortamında, başkalarına konseptler çizip yaşama konseptimi gözden geçirmeyi bir gün daha mı erteleyecektim?

gerçekleri biliyor ama gerçeklemiyoruz, doğrusu.

Sunday, May 14, 2006

görkem'cikletim











bir öte'kim. herşey'im.

Thursday, May 11, 2006

simpli.city




saatlerin 15 geçelerinden birinde, işte tam bu açıdan bakarım yeryüzüne.. yorgun, ışınlanmak isteğinde ve sade.

Monday, May 08, 2006

instance coincidence


Sirkeci Garı'ndan Cuma günleri Selânik'e kalkan Dostluk/Filia treni, uzaklığını kestiremediğim bir gelecekte bekler beni.
Orient Express'in efsanevi lacivertliğinin izlerine rastlarken gara attığım son bakışlarımda, aklımda tek bir soru ile içime çekerim bistro havasını:
"Filmlerdeki gibi hayatta kalabilir miyim tren giderken, çalılara atladığım ve 1 km boyunca yuvarlandığımda?"

Saturday, May 06, 2006

erasure with pleasure


beni görebildiğiniz kadar varım.

Sunday, April 23, 2006

daydream, unclean

bütün pazar gününü evde geçirmenin keyfine varamayarakatan protesto ediyorum, bir daha bu bilgisayarın başına takılı bir pazar istemiyorum! hele iş yüzündense hayır hayır hayır!
çünkü bugün dışarısı öyle bir güzeldi ki.. (balkondan izlediğim kadarıyla)

happy in autumn&very sad in return

soğuk havaların sıcaklığından eser taşımayan yaz, uzaklaştırır insanları birbirinden..
uzun gündüzlerde vakit kalmaz içtenliğe, insanların birbirlerini süzmesinden..

un, deux, trois.. pourquoi pas¿


Monday, April 17, 2006

to wish impossible things

güneş, hissediyorum bronzlaştırıyor ofisin balkonuna çıktığım küçük aralarda yüzümü.. rimelli kirpiklerim hiç de vogue dergisindeki kızlarınki gibi durmuyor ama saçlarım epey bir dağınık, ben hiç böyle çıkar mıydım dışarı¿ olmadık yerlerde fotoğraflarıma rastlamak işte tam derinlerde acaip bir acı. herkesin bir gün yaşayabileceği ama kimsenin yaşamadığı gibi dalgalı denizi durgunlaştırma zorunlulukları. istanbul sokakları ne güzel isimlendirilmiş.. mesela bugün keşfettiğim tomtom mahallesi.. bu arada, bugün paris caddesi'ne çıkan merdivenleri ilk defa çıkışımı kutladım hüzünlü bir haber üstüne..
pardon, siz gerçek misiniz¿ demek istiyorum. siz gerçek misiniz¿

Sunday, April 16, 2006

meet me never

uzun zamandan beri sürdüğüm ilk kırmızı ojeler
aldığım yepyeni giysiler
kestirdiğim saçlarım
içtiğim günlük beyaz şaraplarım
ve "karşılaştığımız" her günü kanatlarıyla kaldıramayacak solgun kelebeklerim ile
yorgun ve bahar cıvıltılarına uzağım.

Friday, March 31, 2006

break apart


aslına bakarsanız, zaman oldukça hızlıydı..

içmek hiç bu kadar güzel gelmemişti, hep bir baş dönmesiyle eve gidip sorumsuzca yarını beklemekle geçti günlerim..

daha ne kadar devam edebilirdim acaba böyle..

aramaya üşenerek onu..

ve insanların güzel notları arasında unuttum bazen pek çok şeyi

ama uzun uzun dalıp gittiğim de oldu..

ve güneşin tutuluşunda anladım sonunda, ara değil, ayrılıktı bu..

Sunday, March 19, 2006

the cure doesn't cure

erkekler ağlayabilir mi? "beni seviyor musun?"
cennet gibi
hep böyle olalım... artık mutsuz olalım istemiyorum...
kimse olmasa. gözyaşlarını mı saklıyorsun? beni tüketiyorsun. lütfen...
her gün, güzel bir gün geçirdiğimde, endişesi var ertesi günün kötü geçebilme ihtimali üzerine.
herşeyimsin... gerçekten. başka hiçbir şeyim yok. beni bırakma. "sen" olmasan, çoktan bitmişti.
seni seviyorum. nedenini bilmioyrum. neee? bunları haketmedim. benimle evlenir misin?
bugün çok güzeldin. perfect day. daha ne isteyebilirim ki? beni nasıl da gerçek kılıyor...
bizi kötü günler bekliyor. her gece düşünüyorum, ne olacağız biz.
beni aptal yerine koyma. çünkü saçmalıyorsun. hale ile jale.
gel buraya. kapıyı kapatsana.
zaten yaptığın bir şey yok burda!
hadi git bakayım, yüzünü yıka.
eve gidince çaldır. kimseyi...
ben ne seni, sana sadece yolda "merhaba" diyebilecek kadar az tanıyorum, ne de seninle yeni sevgililerini dinleyecek kadar yakın olabilirim.

Thursday, March 16, 2006

crossroads&thougts

özlemek. çok çok çok. yersiz

Wednesday, March 15, 2006

karamela sepeti... bir gün geri gelir mi?

araya çok filmler girdi, çok kitaplar ve çok yürüdüm sokaklarda, yollar çabuk bitti arabada giderken. saatlerce bekledim. düşünmeyerek seni, yok edebilirim sandım yokuluğunu. parmaklarım ceplerimde dolandı. saçlarım karmakarışık oldu. dans ettim olmadık yerlerde, dinlediğim şarkıları mutlu yaptım sözde. ve hep çadırda uyuyakaldığımızdaki nemli toprak kokusu sardı bedenimi. aynı müzik çaldı. yüzümü gülümsemelerle aldattım, hep aynı şarkı çalıyordu, ben uyanırken yanımda yatan bedeni yorgunluğundan arındırıp dışarı çıkarmak istercesine. herşeyi yapardım o anda çakılı kalıp, mavi çadırdan akan çiğ taneleri tenime damlayacaklar mı sorusu peşinde. odamda saklandım, yatağımda. bana sarılıp güneş yeni doğmuşken o tatlı şarkıları mırıldanırsın diye.

Tuesday, March 14, 2006

pas si flora!

saat dört suları öğleden sonrasıydı ve güneş en ince ışınlarına kadar sokakta arta kalan yağmur suyu
birikintilerini parlatıyordu. uzun zamandır o vakitlerdeki şehir boşluğunu ve yapacak çok şey var, ama ben en güzeli size geleceğim mutluluğunu yaşamıyordum. hayır size de gelmeyecektim ama şehir boştu ama o sankiyi hissetmek öylesine hoştu... fakat size giden yokuşu geride bırakalı epey olmuştu ve üstelik görüşmüyorduk ve geçen senenin tüm cep telefonuyla fotoğraflarımızı çekerek saatlerce gülmenin anlamı donmuştu. içime bütün güzel havaları doldurarak normal giden hayatımın akşam karanlığına büründürmek istedimse de, akciğerlerim beni ertesi günümü yatağa ve sanat tarihi kitaplarına bağlayacak bir öksürükle dolmuştu. elini tutmayı hayal ettim sadece ve arasında elimi dolandırdığım saçlarını. ne güzeldi. bir zamanlar her şey çok güzeldi.



Sunday, March 12, 2006

cebinde hep benim için sakladığı sakızları hayal ederek
gitmesini izledim.
ve yokluğunda,
varlığını gizledim.

Monday, February 27, 2006

h a y a l et ofisimizde, f l u l a ş ı r tüm ciddiyet

ve ben güneş tam batarken bir kenara çekildim, faks makinasının önünde durarak jaluzilerden yüzümün çizgi çizgi olduğunu düşledim. biraz depeche mode dinleyeyim istedim, ne de olsa güzel şarkılarını henüz keşfetmiştim. belki arka sokağa uğrar, bir beyaz mocha alırdım, ama o sıralar biraz soğuktu ve üşendim. sadece günün bitmesini bekledim, saatlerime gülümsemeler ekledim.

Wednesday, February 22, 2006

la vie est plus belle quand on l'écrit soi même

esintisi tatlı bir yaz akşamın, bakışlarımı, elleri cepte, yürüyen ince bir siluete kaydırırken, yollarını çizdiğim ilişkimizdeki sen misin gerçekten? ufak adımlarla caddelerde ilerlerken, atacağımız adımları çoktan planlamıştım ben. hiçbiri olmadı. aynı şehirde uzaklaştık birbirimizden. beni mutlu edecek bir dokunuşa sahip sadece sen varken, yanında başka insanlar, başka hikayeler.. dudaklarını ısırıyorsun, en çok da konuşurken, gizlediğin nedir, acıtır mı beni ? her günümü doldururken en çok yok olan sensin şimdi. habersiz gitmek en güzeli. kaçmayan güvercinler şehrine gözlerimi kırptım şimdi. üstü açık bir arabada, bilmediğim tatlı bir kız aklında.. günlerimi gecelere bölüştüren o en ufacık anlarda yine kaybolan sensin, sessizsin, sen değilsin yaz başlarken yürüdüğüm yanında..

Sunday, February 19, 2006

night life

snowflakes melt
and tears come instead.
music goes on very calm
when the night begins
it beats faster in your palm..
i set alone
setting up words
ending sad words on the phone..
"people never change
and you're grown enough deciding on your own.
is it me
or outside you wish to know¿"
and when the sun just comes up
trust my sympathy for love..

Saturday, February 11, 2006

discrets du jour, chanteurs de l'amour veya Marc Lavoine&Yann Tiersen

yemyeşil gözleri vardı. o harika ve ince detaylı binaların içine kurulu moda dünyasının düzen şatafatlı kaosunun yürüyen merdivenlerinde duruyordu. hatırlamıyorum, yukarı mı çıkıyor, aşağı mı iniyordu ama yanında çok güzel, uzun boylu, uzun saçlı ve muhtemelen uzun kirpikli bir bayan vardı..

karışık saçlı, gülümser tavırlıydı, içindeki asilliği düşündükçe, o yıllardaki çocuk ruhum bile ürpermişti. "tabanca gözleri var" şarkısıyla kendisine karşı olan kırıklığımı kafa baloncuklarımda itiraf ettiğim Marc Lavoine, hayalimdeki hayatıma dair seçtiğim eşlerden biri olarak her zaman ilk sıralarda yer alacaktır..



bir çarşamba günü...
piyano notaları ve harmonika,
sokakta karşılaşan iki kişinin
tebessüm hafifleten sözleri,
biraz krep,
biraz nutella,
camekanlı, yeşili fıstık bir araba
biraraya getirilmiş minik taşlar arasında
ressamların boyalarında..
soğuk rüzgarlı plajda
deri ceket, ufuklara bakışlarıyla dolaşan
narin aksanlılar
ve melodik uçurtmalar..
kırmızı patlağı bir film, yeşil tahta kuruları ile bestelenmiş,
kıtır sesler
ve genizden gülüşler
yann tiersen
bunları ve daha fazlasını ifade eder,
benim gece düşlerime
ve gündüz süzülüşlerime gider...

Tuesday, February 07, 2006

tired . city . me



bu kadar yorabilir mi bir şehir bir insanı¿ oysa karanlığı süsleyen parlaklıklar gizlemiş tüm insanları.. kendi mutluluğunu yitirmeden, herkesi mutlu edebilmenin bir yolu var mıdır¿ .. bir şehir bu KaDar mı yorar insanı¿ işte kırık kaldırım taşları.. işte ıslak saçlarım.. yılbaşının süssüz geçtiği ve zil seslerini duyamadığımız, gizliden gizliye güzel dans eden insanlar barınağı burası. bu yüzden, lütfen, kar altında biraz funk.. yaşadığımız yer, kod adıyla ANK.

Friday, January 20, 2006

love will tear us apart



Tek düzelik

acı vermeye başlayınca

ve arzular azalınca

dargınlıklar çoğalıp

duygular yeşermez olunca

yönlerimizi değiştirecek

ve farklı yollara gideceğiz

o zaman aşk,

aşk yine ayıracak bizi.

Neden bu kadar soğuk

yatak odası¿

sense dönmüşsün sırtını

zamanlamam mı yanlış

yoksa artık saygımız mı

kalmamış¿

yaşam boyu koruduğumuz

aramızdaki çekim hala

öyle duruyor ama

aşk,

aşk yine ayıracak bizi

uykunda mı döküyorsun içini¿

kusurlarımı ortaya çıkararak¿

ağzımda bir tat, çaresizlik kaplarken her yeri

bu artık işe yaramayan, öylesine bir şey mi¿

aşk, aşk yine ayıracak bizi

dünyanın en güzel şarkısı ve harika bir neon ışıklı yatak odası ve reklam panosu tepesine kurulu balkon önü evinin olduğu, vazgeçemediğim film ve tabii ki onun tatlı melodisi...

02/06/2003

Bütün dünyayı sığdırmak isterdim
OTUZ ALTI kareye
Bütün dünyam SENDİN
ve şimdi bütün dünya ellerimde
UçuK pembe bakışların vardı,
Kısık sesli bir şatoydu yaşadığın
pencerede keman çalardın
ve bütün gelincikler kızarırdı
Kapın OKYANUSA açılırdı,
(SEN SUYU SEVMEZDİN)
Merdivenlerinin hepsi yıldızlara çıkardı
tırmanmayı sevmezdin
Yatağını köpekbalıkları korurdu
ve pinokyo dolu balinalar
Yalan söylemene aldırmazdım hiç
en sevdiğim masaldın çünkü.

12/10/2001

Sonabahar rüzgarı gözlerini yaşartırken soğukluğundan, o en tepede yıldızlara bakmaktasındır başını yavaşça atan bir kalbin üstüne koyup da. Bir yıldız kaymasını beklersin dakikalar boyunca. Yıldız yerine bir uçak geçer tam üstünden o karanlıkta...
Bütün içindeki insanlar sizi izlerler mi gözleriniz tamemen kapanınca¿

Thursday, January 19, 2006


I want my perfect day!

Thursday, January 12, 2006

a story inspired from the original tim burton's caracter

Vincent Malloy the lonely boy, lives in a crowded city where he feels himself like a disappeared toy.

His mind is full of thoughts he can’t even put up into words and thoughts he usually forget about.

Vincent thinks about his loneliness, struggles to mean his life with this emptiness. He tries hard to find a way out, but this pushes him into a fade out.

Suddenly nothing makes more sense then to kill himself. Jumping down from a skyscraper, floating like a white feather… A thought he’ll never forget, a thought he wouldn’t regret. Just when his feet quit the ground, there appears a soft angel around. Saving Vincent, leaving a nice scent to be found.

Waiting the angel, days Vincent wastes. Days seems decades.

Wondering why his angel doesn’t show itself , his worries still deep inside and Vincent remain calm instead.

But nothing works, should he try the killing himself? That would probably turn the angel back. Even though Vincent knows the angel won’t save him again, he decides to end this crushing pain.
While he still thinking, his angel appears within lights explosing. There it is. His beloved angel surely loves him.

They stay together. Vincent thinks, this would last forever.

But this is no dignity and the separation time comes to hurt till eternity.

Life without his angel would have no sense. To say goodbye to life, Vincent goes to the place they once met. Then stares for a last time to the world he was to left behind.

The angel isnt’t there. He can now, to kill himself not dare. Vincent looks at the sky, to the stars he stare. Then beside him, sees standing a girl, eyes looks like a pearl, telling him “Just because you feel it, doesn’t mean it’s there”.

stories come along

Wednesday, January 11, 2006

when the story begins the end prepares itself within.


bu odada uyuduğum ilk gece, boş duvarlarına bakarak iki sene sonrasında neler asılı olacak diye düşünüp gecemi ve geleceğimi doldurmaya çalışmıştım. tabii hiç bir tahminim olmadı. iki sene sonra buranın oksijeninden zerre parçacıklar almayacaktım belki. gidecektim fransa'ya , doyamadığım hayatımı kaldığım yerden yaşamaya.. fakat öyle olmadı. gel gelelim işin acı kısmına, duvarlarım epey doldu, giysilerim biriktikçe birikti, dolaplarıma sığmaz oldular - yine de "je n'ai plus rien a me mettre" - herneyse, dokuz senedir buradayım..