Tuesday, September 01, 2009

talkin' on the road

gorkem on the road from zgizemk on Vimeo.

more pieces from france, this summer


Thursday, August 27, 2009

pieces of côte d'azur



Wednesday, August 26, 2009

normandie
















big thoughts are hiding in the sky
when your are "sur la plage"
nothing matters anymore
you don't want to come back
to the reality and everything hurts
even more.


Monday, August 24, 2009

kisses&summer'ies

Sunday, August 16, 2009

morning eyes, no suprise

Tuesday, June 09, 2009

poppolling round

poppolling round from zgizemk on Vimeo.

Friday, February 20, 2009

lost human beings&the indian strings

brüksel-paris tren yolculuklarımın 1 saat 20 dakikalık mesafelerine ara verip otobüslerin saat eklentilerine katlanmayı seçtiğim günlerde, şaşılacak derece bir curcuna ortamının karanlık atmosferinde yol alırken okuduğum kuantum kitaplarımın içindeki bir oradalık, bir buradalık mikro fiziğinin büyüsünden başımı kaldırdığımda tanıştım onunla. bir gün, bir mochican'a, her ne kadar tek bir kızıldereli boyu söz konusu edilse de, "biliyor musun aslında sizin atalar türkmüş" demek isteğimin üzerinden çok geçmemişken, işte o karşımdaydı. 13 sayısının gizeminden, ispanyol katliamına, klan şefinin "uk" seslerinden, onu negatifliklerden koruyan dövmelerine kadar herşeyi sorduktan sonra yaşamı onlar kadar sevemediğimizi düşündüm. onların baktıkları tek şey gökyüzü, arzuladıkları şey biraz hava, biraz su, biraz toprak iken bitmeyen ihtiyaçlarımızla biz, içinde boğulduğumuz kaybetme korkularıyla boğuşmakta değil miyiz her sabah kalktığımızda?

Friday, February 06, 2009

401, 5e étage






























































































































what's like to be here..

Friday, January 23, 2009

next dream..



















begins with this picture..


Thursday, January 08, 2009

parti pour la vie..

paris pek soğuk! eskiye ait ne varsa, kışın burada yağan ilk karının altında erittim. tüm yüzler, tüm hisler, tüm o çok sevdiğim kelime gibi "reminisce"ler silindi. şimdi herşeyi baştan yaratma zamanı. hadi bakalım!

Thursday, December 18, 2008

knitting trips

you always get worried of
me, meeting someone new coming by,
so the train rails melt in time.

i might be late sometime,
but i won't go away.

Sunday, December 14, 2008

city limits&dreams

araba sürmeyi bilsem, şu an binip, her seferinde ne kadar güzel olduğunu kısa aralıklarla unutup tekrardan en sevdiğim şarkılarını dinlemeye başlamamla tüm parçalarını yeniden saatlerce tekrara aldığım radio dept. ile paris sokaklarının yağmurunda kaya kaya 24 24 24 diye ritim tutup gülerdim herhalde. çünkü gerçekten, ciddi olmak gerek.. 24.. çok büyük. artık gerçekten "yaş-lan-mak" bu. evlilik, çocuklar, sabit bir ev.. ve tüm bunlara pek uzak ben.. neden? çünkü evet.. hayallerim var..

Tuesday, December 09, 2008

pluies de paris

Wednesday, November 19, 2008

karsız kars

hayır, ne dize kadar beyaz, ne parmakları donduracak kadar ayaz..
alabildiğine uzanan duruluğunu ve yeniden kendime dönebilmiş olmayı sevdim orada.
bir de dünyaya şimdiden kırışık yüzlerle bakan tüm o güzel çocukları..

Wednesday, September 03, 2008

my new swedish electronic duo says:

"nights are really long there and i know that we belong there
yeah but nights are really long there
and i know that i belong there with you"

Monday, September 01, 2008

for the love of crabbies and aliens and bees

Friday, August 01, 2008

gravity changes, people still the same

Wednesday, June 18, 2008

retro verso

i wonder why
just being good
isn't enough to work things out.

i have castles
i have towers
i have cities
now
to hide behind

and not to think about.

Saturday, June 14, 2008

i love paris..

i really do

Monday, May 19, 2008

air bleed

Tout air est unique. Même si on retrouve environ 78% de diazote en volume, environ 21% de dioxygène en volume et environ 1% de gaz comme les gaz rares (principalement de l’argon), dioxyde de carbone et de la vapeur d’eau, sous chaque altitude nous avons le sentiment de respirer quelque chose de différent. On appelle cette effet qui est crée à partir du mélange des lueurs de soleil et des souffrances de l’âme: “la part des sentiments sous les différents nuages”. L’air d’où provient l’énergie envahit l’âme et le soleil a une influence majestueuse sur l’histoire de chaque personne.

Chaque lueur de soleil tombe différemment sur chaque angle de la terre créant la lumière et les ombres sur les arbres, les routes, les bâtiments, les voitures et les êtres amoureux et douloureux. Certains contemplent le monde derrière les barreaux ou s’émerveillent de la grandeur qui les couvre du haut, d’autres varient leurs points de vue et essaient d’atteindre les nuages en se rapprochant de chaque pas vers le ciel. Mais il y a de rares personnes qui ferment les yeux et imaginent que sous un toit d’ozone, le ciel peut paraître claire et sombre à la fois, dépendant de soi. C’est aussi simple que la fluidité de l’eau qu’on voit à travers les ténèbres. Comme des gens en masse sans pareil, reste comme trace l’humidité, réunit en goutes.

Les distances se rapprochent sous les nuages, laissant place aux contes racontés à travers les images spontanées ou construites, mais qui a toujours comme objet « s’envoler » dans l’imaginaire. Des petits indices de tous les jours indiquent le sens de la vie et forment la mémoire d’où l’air de rien, on récolte les souvenirs et on offre au monde en forme de films et d’illusions pour pouvoir signer ses rêves sous l’atmosphère.


Wednesday, March 19, 2008

the story of share secrets, hide your feelings

aklımda bir an var, kar yağıyor, oysa çok uzun zaman oldu kar görmeyeli, kara dokunmayıp o günkü gibi yağan ilk kar tanelerini elimden düşürmeyeli. gökyüzü pembe, ankara, çok iyi tanışıklığımızın olduğu o dev bina ve kestane şekeri büyüsü ile cadı hikayelerimiz.. üzerimde kırmızı pardesü, saçlarım açık ve kıvrılmış, tek başına yürüdüğüm bir kalabalık var ve bir ses.. arkamda beliren sen silueti ile dolan gözlerim. çünkü o güne kadar kurduğum her bir şeyin en büyük hayal kırıklığı günü o gün. bir düşün, bir düşün deyip, bazı bir çok şeyin samimiyetine tekrardan inanmak için kendimi zorladığım gün.

ve bugün.
belki yaşamımızın o sahil günü sonrası gibi değerlendireceğimiz tüm zamanların toplamı.

evet doğuştan aklıma yazılan değerlerin hepsinin farkına vararak yaşamanın mutluluğunu her zaman hissettim. bir de zamanla oluşup o değerlerin yanına alabileceklerim vardı ve belki de buna en saf biçimde inandım. inandığım, karşılıklsız bir çok şeyin mümkün olabileceğiydi. çünkü bilirsin, ne kadar sabırlıyımdır. o kadar ki bu bazen içten içe sadece beni yer ama kimsenin ruh üşümesine neden olmaz, sadece ben üşürüm, aklım karıncalanır ve sonunda da unutur giderim. hiç bir şeyi hatırlamam taa ki birçok şey bana sürekli hatırlatılana kadar her defasında. işte bu zaman, değerlendirmeye itilirim, istemesem de. çünkü unutup yorumlamaya kalkmadığım her şeyi yüzüme çarptıran bir pencere kenarına itilirim. şimdi hala bocalamaktayım, çünkü sonucu beni oldukça acıtıyor, seni büyütmenin, birlikte büyürken şu an farkettiğim, aslında galiba, bir değer atfetme olduğunu görüyorum. hem mutluyum , hem mutsuz, çünkü ancak böylesine değerler değişebilir işte! benim okuduğum bu.. bildiğim de.

Friday, March 14, 2008

closer


winter, just being over

Sunday, February 17, 2008

at the beginning, by the end

it's only the photos you get of my life
and nothing more
scotched to the screen, your books and wall.
all i know best is to disappear
then reappear
on some road

the air i breathe
and clouds i walk
still to you
an escape shot.

i'm being old
we need to talk

Friday, January 25, 2008

the yellowafternoon

Wednesday, January 23, 2008

*


video

Monday, January 21, 2008

musicallings

müzik sesi hafiften başlar, dünün getirdiği tüm birikintilerle bütün olmuş yamalı insanlarla doludur sokaklar. içime çektiğim hava beni ne de olsa biraz buralı yapar, oysa neredeysem bir bakışlarım değişmez, geri gelmeyeceğini bilsem de bütün dünyamı canlandırabilirim gözüme inen muzikbaşlarbaşlamazkenarlarakıvrılarakbirtekbenimdünyamaaralananperdede.

Thursday, December 06, 2007

rainylands kingdom tales.

Monday, October 15, 2007

ian had lost control



rutinlik kontrolü eline aldığında, iniş ve çıkışlardan gerçeğe varılacak sonuçlar korkutursa ve banyo aynasının ardında bekleyen ilaç kutucuklarının üzerinde yazan yan etkiler bile az gelirse acıya, bir sonraki adım yeryüzünde sizin yerinize dolandığı varsayılan ruhların eseridir. gençliğin biricikliğini yitirip "yaşlan"dıramaktır gözlerinizin görmekten artık kastettiği..

movie like

what keeps people asking for other lifes?
turning points and turning backs..
then you fail
and move on again.

little talk/ative

hissetmediğim gibi görünmek incitmelerden kaçınmamdır, oysa gün gelir, en kötü hayat öyküsü olurum kandırıldığını sanan sevgi fazlalıklarının.

Friday, September 07, 2007

the walkfly

Saturday, August 18, 2007

dancin' portraits


yeah

are people not.likealltherest?

this is a story about the dancing fingers on the air
that pick up the still life clothes on the floor.
where the city is in a rest of summer,
rest of colors of cold.

between early mornings and late evenings
think she might have found an other part.
a part more than closer and less than far
thinking, how people escaping the worlds they create
tragic are.


i think i can make it,
once more.

Tuesday, July 10, 2007

clouds & crowds

her köşesi "maison" yapımı dondurmacılara çıkan ve "bouquiniste" lerin sıralandığı,
mankenlerin kısa ve itaatkar bakışlar sergilediği
uzun boylu pozlarla süslü seine nehri üzerindeki bir adada yaşayan kız,
ortaçağ'dan art deco'ya uzanan bir resmin parçası olmuştur artık,
tek başına.
ve gökyüzünü resmeder, bulutlar aralandığınca.

Friday, June 22, 2007

empati..........

Thursday, May 17, 2007

composed stories from decomposed lifes

"Tu me parles avec des mots et je te regarde avec des sentiments."


amerikan filmlerinin aksiyon aralıklarını uzun sahnelerden sonra kısa kısa alıp cote d'azur dekorundan yansıtırsak dünyaya ve mavi kırmızı kıyafetlerden birkaç kesimlik kostümler yaratıp incecik vücutların sert kelimelerle karşılık bulan aşklarına giydirirsek eğer.. insanların hep çocuk kalabildiklerine tanık olup bir kez daha sevebiliriz hayatı.. Godard'ın olası yaşantılar düşlerinden kopup ekrana yansıyabilecek en güzel kolajlarından biri.. Pierrot le Fou.

Tuesday, May 15, 2007

dept.

I sometimes get so tired
of being human
and fall asleep in the plane
in a floating express
where all the dreams are the same

with aches in heart but no one to blame,
still I get so tired
of being human
and to be a part
of human being
and I want you to feel the same

Sunday, May 13, 2007

little hands in shaking lands


miss'ing thoughts

Thursday, May 10, 2007

summer 1990


brüksel'deki grand place, henüz restore edilmekte olan binalarıyla ağustos yağmurunu şemsiyelerle karşılarken, oracıktaki kafelerin birinde beyaz güneş gözlüklerim ve eflatun elbisemle sıcak çikolatamın bıyık yapmasına saatlerce gülüyordum.. tam orada! ve 17 yıl sonrası şimdi, yağmuru hep en sevmediğim gibi yağan bu şehirde, oracıkta durmaktayım yine. dört bir yanını ezberledim, taşlarının her bir tümseğinden atladım ve arka sokaklardaki tüm plakçılarılara ve kendilerini 70'lerde yaşıyor hisseden ikinci el dükkanı sahiplerine bir kez bir "bonjour" diledim.. yaşam şaşırtıcıdır. her şey, kurduğunuz bir sonraki yaşamınızda tekrar sizin değerlendirmenize sunulabilir. es geçilemeyecek kadar içindesiniz, etrafınızdan geçip gidenlerin hikayelerinin ve içinden geçip gittiğiniz şehirlerin..

Tuesday, May 01, 2007

r e a l i z e r e a l l i e s

we create in mind our difference that we think people have of us. actually, we are part of the nature and so on, make fictions by nature.

Tuesday, April 17, 2007

candies, have i those of pink & plenties


şampanya ve kremalı çılgın parti gecelerini bitirdiğiniz koltuk üzeri uykularınız, saray perdelerinin tülleri arasından süzülen güneş ışınlarıyla son bulur ve dudak kenarındaki pudra şekerleriniz, aynadaki tembel bakışlarınıza yansımalarını tanımadan yelpaze esintileriyle uçuşa başlarsa uzun koridorlarda.. bu küçük demoiselle'in 14 yaşında versailles "şatofatında" başlayan hikayesine eşlik eden harika parçacıkların bir bütünü olmuşsunuzdur, belki de..

Sunday, April 08, 2007

it was the very early 90's, maybe even the very late 80's..

yerleri ıslak kentlerde büyüdüğüm yıllardı. pürüzlü bir teni vardı dünyanın, havası daha değişikti. doku'nurdu aklıma, ellerim çatlardı.. fotoğraflar gibi, bugünün korkutan güvercinleri ve omuzlara hafif bir ağırlık veren modası geçmiş vatkaları gibi, hiç benzemiyor bu günler o zamana. nedenini biliyorum, ama büyümek mi, hayret etme ifadelerini kaybetmek mi, bazen hala kestiremiyorum.

Saturday, March 24, 2007

the recover

we are just too young
and no more longer
still we have time to get older
life is being over

& nights are killing me
temporarily on the cover

Monday, March 19, 2007

iyilik üzerine

beklentisiz ve karşılıksız yaşamanın insanüstü olmadığı bir anın gelmeyeceğini bile bile yaşamamız ne acı.

Thursday, March 15, 2007

story telling matters.


to choose images, makes your life have compliments.


Wednesday, March 14, 2007

the other girl

weeks have heat
but weaker your hearts beat
till the picture on the wall
smiles at you
as you are no perfect at all
and you are just
a dreamy girl somewhere around


Tuesday, March 13, 2007

'I'm always thinking about people being away and what draws them back'


kar kar karanlık sarar kayboluşları.. finbar flynn bir duvardan atlar ve kaybolur, oysa televizyonda, herkesin dilindeki şarkısı çalar geride bıraktığı grubunun.. finbar bir genç çocuktur, kendi dünyasında buzdan kraliçeler arar durur ve bir prensesin elini tutmak istediği anda.. bulunur. "the disappearance of finbar", her yeri şehir ışıklarına muhtaç bir buzul dünyada, bir erkeğin iç dünyasından geçenleri ve gidenleri arayan bir arkadaşın umutsuz kış uykusuzluğu için anlatılan ve yakında unutulacak kışlara armağan ettiğim kuzey avrupa filmi olarak resmeder kendini "keşke ben bunu yaşasaydıklarımda".

Monday, February 26, 2007

dishonesty

bir daha geri dönebilecek miyim? en azından bunun için küçük denemeler yaptım, evet. biraz daha uçağa binersem güneşi hiç batırmayabilirim. her gün aynı günün uzatmalarını yaşar, bulutların üzerinden hayatın eşiğinde aslında ne kadar ufak olduğumuzu size tekrar tekrar anlatabilirim. yine bir sabah kalktığımda, nerede uyanıyorum, hangi odadayım, duvarlar beyaz mı, mavi mi bilemeyerek güne başlayabilirim. o sabahlardan birinde, bakarsınız gitmiş olurum, yine. trafik ışıklarının kalp şekline büründüğü unutulmayacak acaipliklerin şehrinde, her köşesinde ayrı bir kokuya isimler sunarak tekrardan koşabilirm eskisi gibi. adınız neydi? şarkılarınıza ne isimler verirdiniz? önce müzik çalar, sonra söze mi girerdiniz? yoksa sessizlik midir tercihiniz? herkes konuşurken, gidişimden anlamlar çıkartabilecek misiniz siz de? yağmurun altında çok da gözükmez yürürken insanlar. görünmeden tekrar evime girebilirim. şarkılarımı size teker teker dizeleyebilirim..
one of these mornings, you will look for me, i'll be gone
i love the sound of you walking away
for you i'll tr to be a better man
if this road leads nowhere, i don't care where i'm going
because we are the last living souls
at these days i'm so confused
something i said, like yesterday's over
she's the moongirl
it goes darker still, please stay
holding on to the memory of what didn't last
my heart is wise

Friday, February 09, 2007

berlin talkin'

dreams are huge,

distances small.


to find a way


between thoughts and




melting snow..

Monday, January 29, 2007

melancholy&what is theirstory


Sunday, January 28, 2007

kâh&rengi


because i am my own life's little drama
and others life's heroin..

name the soundtracks of your life

"şarkılardan çağrıştırma kelimeler" oyununu bilir misiniz?
ben bunu hep oynarım, mesela, şimdi itunes'umda novel 23'ün "pinnacles"'ı çalmakta ve bu şarkı ne zaman çalsa sivrilen uçlar, çam ağacı, yeşil dikenler ve kozalar aklıma gelir ki, bu nedenle bu şarkının bende çağrıştırılan kelimesi, gerçek isminin de muhtemel etkisiyle "pine apple" dır. evet bu benim pine apple şarkım.
işte aklıma şu an geliveren diğer örnekler:
manic street preachers - the everlasting = yangın
mates of state - i know&i said forget it = hipnoz çemberi
squarepusher - tommib = fiyonk
the cure - the love cats = piyanodaki siyah tuşlar
arovane - windy wish trees = yere fırlatılıp zıplayan kola kapakları

Sunday, January 21, 2007

biraz daha az telaşlı yaşamayı tercih ederim, mümkünse.

ankara'da geçirdiğim yeni yıl, uzun zamandır yaşamadığım bir mutluluk ve kendime dönüşle süsledi bir kısacık haftayı. o azıcık zamanda, sıcak tutan bir palto ve hayatıma ayak uydurabilecek bir kot arayışı içinde, ankara'nın soğuk havasına, kelimenin tam anlamıyla 'göğüs gererek' değişen caddelerinin kapalı yollarında ilerledim noel anne botlarımla. bir zamanlar sabah akşam geçtiğim sokakların ışıklandırılan mağzalarından tutun, tribeca'nın tanıdık yüzlerine, bilkent'in yılın yağan tek karını çam ağaçlarının arasında tutan sessizliğiyle, ailemin biricikliğine dek, bavulumda benimle götürebilir miyim, sorularıydı aklımın gündelik meşguliyeti. ve tek başına uçtum ilk defa, geride kalan tüm kırıntılar toplanabilirdi doğrusu ağlamaklı suratımda. bilir misiniz, biraz sessiz kalmayı severim, düşünmek konuşmaktan bir adım öndedir çünkü. ve adımlarımı kendime uyan bir parkta atmak en büyük zevkim, görülmeye değer o kadar çok şey var ki, kaçırınca hayatının anlamını başka yönlere sürükleyebilen!

Friday, January 19, 2007


minimise pain

portraits of me
did you not see?
near or far
how bad can i be?
hurt brings forgettings
and you have forgotten me.

Tuesday, December 19, 2006


ayşegül'ün yaz tatili hikayesi, en sevdiklerimin ikinci sırasında yer alır.. "en güzel kumdan kale" yarışmasına katıldıktan sonra yağmurda ıslanmamak için şişme kayıklar altına saklanıp sonra da bu tatili, hiçbir plajda rastlamadığım güzellikteki deniz kabuklarından dinleyerek anımsamalarını kaç defa okumuşumdur. pastel bir hikayedir ve yazı melankolik tarif eden nadir çocuk kitaplarındandır.. bu güzel resmin ardında kurduğum kendi hayallerimi bir kenara bırakıp, en ama en güzel ayşegül kitabının ismini vermek istiyorum size: sandık odası! evet, eski evlerde sandık odaları gerçekten de var! bu kitabı okuduktan sonra sandık odaları hayallerime büyük annanemin adapazarı'ndaki artık yerle bir olan devasa evinde kavuşmuştum. hayır, belki de elbiseler yoktu, şapkalar da.. ama binlerce mücevher, eski defterler, kitaplar, danteller vardı ve tahta kokmaktaydı burası da, sandık odası kokmaktaydı.. milyarlarca insanın yaşadığı bu devasa dünyanın içinde, noktacık bir insan olmuştum aniden sandık odasındaki hayallerinde kaybolup giden.

picturise love

Tuesday, December 12, 2006

12.12

Saçlarına kurdele takıp kırmzı rujunla, yeni yılın yuvarlak ve küçük kırmızı meyveli ağaçlarının ardından çocuksu bir ifadeyle bakışında, etrafında dolaşan bir küçük kızdım, anne. Turuncu masamızın üstünde portakal ve elmalar, raflarda kitaplar ve maketler, benimle yaşıt olan bir de televizyon vardı yüksekte. yumuşacık ellerin, adımlarını attığındaki her yerden tanıyabileceğim terlik sesin ve bileklerinde birbirine çarpan üç altın bileziğinle tutmak isterim seni aklımda. böyle özlemek, böyle duymak isterim hala sesini kulaklarımda, hani dedemin sesini kasetlere aldığındaki "gizem" deyişin gibi. şimdi büyüdüm bak, artık bana sıkı sıkı sarılmasan da olur, bütün sevgini içime hapsettim. ben senin kar tanenim, erimeyeceğim, bu kadar büyük belki de seni içimde tutabilmemde bana yardım eden nefesim.

Thursday, December 07, 2006

we now have a TV, like if we had more to see

Tuesday, December 05, 2006

roads








aralığın bu yağmurlu gününde itiraf edeyim: kıvrılarım tüm maddesellikleriyle karşınızda! elimden kaçıp gidiyorlar, engelleyemiyorum. bilir misiniz, bu şehir gibisinde deniz yok, martılarla uyanırım. pazar kilise çanları, cumartesi kızarmış ekmeklerin serenatları ve arkalarda hep aynı şarkı.. belki de, şehirler ne kadar küçük olurlarsa o kadar uzun isimler seçerler kendilerine merak edilmek için. büyüsüne kapılmayın!
(p.s.: türkiye'ye dönünce çantamda gauffre'lar, kiremit rengi bisküviler, beyaz orkide parfümler ve belki de en sevdiğim peynirler olacak. (belirtmeden geçemeyeceğim)

Monday, December 04, 2006

kirpikler kıvrılırken, simli beyaz odalara saklanır göz kapakları,
mesafelere dolanır düşten mevsimler.

parlayan kar topları hayal eder
toparlamak için kendini
ya da geçişlerine nezaket katar, yapraklarında soldurduğu kuruntuların
şehirlere takılan düşleri.

kırıltı kırıntıları ile eşleşir
devam etmek için ileri.

Thursday, November 30, 2006

loin des villes

bulutlar inmiş yeryüzüne, soğuk bir sis olmuş dolaşır kimsesiz bir kentte.
sokak lambaları altında görüyorum,
çiğ tanelerine çarpa çarpa uzak bir galaksiden gelmiş gibi ilerliyorlar hızlı hızlı.
can acıtan çığlıklar ses tellerinde,
uykumdan alıntı yapıyorlar yaşantılarımın belleğimde kalan hikayelerine.

Wednesday, November 29, 2006

He wore sun glasses&starry eye suprises

Burada durmaktayım. Ellerimdeki mürekkep lekelerine doğrusu bitiyorum. Sürekli yer değiştiren kariyer ritimleri içerisindeyim. Bir masam vardı, bir bilgisayarım, turuncu bir sandalyem, şimdi bir anfideyim, bir hocam var obsesifmiş, hep aynı şeyleri giyip aralarda mandalina yiyor ve çok fevri bir insan olmanın etkisini aile boyu taşımaya yelteniyor. Bir odam vardı, sıcacık, bir yatağım, yerden uzak, yastıklarım üçer üçer ve yumuşak. Balkonumun ufka bakan bir manzarası ve tüllerin ardından kapısı vardı aralanılası. Balkonum var şimdi yine, devrilen yaprakların en sevdiği yuvası. Bir otobüsüm vardı, inmeden önce aynasına bakardım çaktırmadan, şimdi trenlerim var, tünellerin karanlığında içerideki ışığın aydınlattığı olmayan gamzelerime bakıyorum yüzümde. Kahve bardağım vardı ve sabahlığım da, kocaman ekran bir televizyon beklerdi beni salonumda. Göle bakan puslu bir görüntü ardında, plaklarla dolu bir pikap setinin kenarında gecelerimi geçirebilirdim dergilerimle. En çok ama odamda kalırdım heralde, geceleri uyanıp kardeşimin uykusuna sessiz bir öpücük kondurayım diye.

Monday, November 20, 2006

empty heart beats with chocolate drinks

Gent

Oostende treni Flaman'ların en zengin şehirlerinden Gent'te durarak bizi, çok üşüyeceğimiz ama Ortaçağ mimarisi arasında Kubrick filmlerine tanık olacağımız, bütün yapıların peri masalı uzantılarıyla gökyüzüne süzüldüğü ve içimize gülümsemeler serpiştiren bu envai çeşit siyah kemik gözlüklü insanlarla bakışlarınımızın tanışıklaştığı, geceleri ise kırmızı dekorlu dubb ritimlerin arasında sıcak çikolata yudumlayacağımız yere bırakıyor.. Gece bastırdığında nehrin kıyısında karşılaştığımız gözleri parlayan leyleğe bakıp, tramvayların gökyüzüne kurduğu ağların pembe fonunda su birikintilerinden atlayarak düşünüyorum, daha kaç farklı trene binip yansımamı çekmeliyim, kendimi görebilmek için.

Sunday, November 05, 2006

they say, i'm an addicted

fashion city, bring me to my intimity
with your curls in irony,
let there be lights up on me.


Thursday, November 02, 2006

paris j'adore*


Find a way out for me to find out myself.

Wednesday, November 01, 2006

kaydetmek.kaybetmek


bütün unutkanlıklarımla şehirlere isimler biriktiriyorum. unutuyorum. mutlu olmak için unuturken, havai fişeklerimden yoksun kalarak kıpırtılarda yaşıyor, aklımı zorluyorum. gelmiyor, gelmiyor.. neydi, nasıldı, kim gibiydi? bilmiyorum.

Monday, October 23, 2006

Oostende..

Friday, October 13, 2006

yutkun unut

motorsikletliler çok mu yaşarlar, her şeyi bir hızla geride bırakıp önden gittikleri için?
HAYIR! beklenmedik bir çarpışla çırpınırlar, bir kaçışım var mıydı diye gerçekten de geç.miş.ten..
tenleri yanar,
geçse de mevsimler,
küçültemezler, büyüttüklerini..

Wednesday, October 11, 2006


quand les rues changent,
elle grandit.
c'est fou
d'etre aussi petite
et d'un coup de grandir vite..

Thursday, October 05, 2006

çok şık bir yazı

Belçika buz gibi, evimiz darmadağınık. Garip soslu pilavlar ve şenlik torbasından çıkan Twix'lerin masamızı donattığı bu günlerde, sıcak havaya alışık tenleri, aksanlarla tanışık sesleri özleyerek fotoğraflara gülümsemeli..

Wednesday, October 04, 2006

"Will you marry me when you are seventy and have nothing to lose? "


Dreams sometimes skip reality..

Tuesday, October 03, 2006

first impression


seviyorum, yağmur yağarken trene binmeyi, umut yokken, dilekler dilemeyi, üzerimdeki ekose atkıyla gezmeyi, balkonu olan evleri ve fransız şarkılarında isimleri geçen şekerleri, kızarmış ekmekle sabahları sütlü ve şekersiz kahve içmeyi, yavaş ama düşünerek yürümeyi, mumları söndürüp, aromasının kokusunun odaya yayılmasını izlemeyi, hayaller kurup, bozmakla geçinmeyi, müze gezip kliselerin fotoğraflarını çekmeyi, sevdiğim şarkıların değişik coverlarını dinlemeyi, evde misafir beklemeyi, saçlarımı romantik romantik toplayarak rüzgarda dağılmasını izlemeyi, siyah-beyaz filmleri ve geçtiğim yerlere kıvrımlar çizmeyi..

Monday, October 02, 2006

Bruxelles, tout en ailes!

bulamıyorum rengimi, sanırm biraz güneşe tanık bir suluboya resminin parçasıyım, sararmış saçlarımı gökyüzünde dağıtan parlak gülücüklerle süslüyorum rüzgarı.

Sunday, October 01, 2006

cache mir!

as i stood on my balcony,
rain came down with a terrific symphony.
reminisce instead of a blurry
what an irony!

Wednesday, September 27, 2006

sonradan, şehir

and there was this silence behind me i left in the exchange of nothing previously tasted.

merdivenle çıkılan ikinci katından sabah güneşini tam gözüme alıyorum ve evimizin tahta kokusundan ellerime sinen kuru soğuğu elma kokulu kremlerimle gidermeye bakıyorum. Nedendir bilinmez, nerede değilsek orası iyi gibidir. Yabancılaşmayı kendin yaratırsın, hiç yabancı olmadığın ve asla olamayacağın bir şehrin kaldırımlarında kendini jonglörler etrafında tutarsız bırakırsın. evini eskiciden alınmış pahalı kitaplarla donatır, balkonunda en çok, başka yerde olamamanın üzüntüsünü tadarsın ve onu gidermek için yapılabilecek hiçbirşeyin yolunu bulamazsın. anı ne zaman anlamını kazanır? burada maddeleştirilmiş anılar yüklüyorum belleğime, yeşertiyorum, grileşmesinden korkarak çekeceğim filmlerime renkler arıyorum. Louvain-La-Neuve diye garip mi garip bir yerdeyim, bir sonradan yaratılmış oyuncak şehir... tadı tahtaya benziyor, kokusu soğana, sokakları plastikten, insanları hamurdan canlandırılmış gibi. anlatırım.

Louvainkaravillalphaneuve

"Il suffit d'avancer pour vivre.
D'aller droit devant soi,
Vers tout ce que l'on aime..."

Sunday, September 17, 2006

Hoşçakalankara

Tuesday, September 12, 2006

naftalin maline

Bir küçük evimiz varmış, ben çok küçükken büyük sanırdım. Annemlerin odası yanıbaşımdayken, arada yol yol karolar sayardım. Onların takibinde, erkenden uyanıp yanlarına sırnaşırdım. O Pazar, "Adam Olacak Çocuk" vardı ve ben ona gidecektim. Oysa, gün geldi çattı, burnum gece tıkanmıştı. TRT bandrollü siyah kameralar karşısında sırada bekleyen çocuklardan olamayıp, Barış Manço'nun yüzüklerine takılarak şarkımı söyleyemeyecektim. Oysa kafamda aramızda geçecek konuşmaları birer birer kurmuştum.. Acaba annem bana hangi elbiseyi giydirecek, ne kadar çok fotoğraf çekip, albümlerimize bunlarla volüm katacaktık. Hiçbiri olamadı.. Ben o gün, siyah kırşık desenli kahverengi dolabın arasından sızan ve burun tıkanıklığımdan bile süzülen ince naftalin kokusunun sabah güneşine kattığı beyaz buğusunda yine de mutluydum. Bir yanımda annem, gencecik ve babam, incecik, artık hiç de hatırlamadığım evimizdeki varsaydığım devasa dünyada aralarında bir nokta olarak yerimi bulmuştum..

Wednesday, September 06, 2006

Senle ya da sensiz, dünya döner durur..
Sensiz benim dünyam hangi kıyıya çarpar durur?
oysaki herşey çok güzel başlıyor..

Wednesday, August 23, 2006

l'air de rien..



l'automne me manque.

taktımankaraya

bir resimde, bulanık,
bir sokak biçimi görsem,
bir bina kıvrımı,
bir yol geçidi,
bir taksi durağı, ufacık bir yağmur lekesi bile girmiş olsa kareye
ankara tanıdık..
fakat artık kırık kaldırımlarını sayamıyorum.
her kırığa ankara diyerek,
ankara'yı kırgın bırakıyorum.

Monday, July 31, 2006

i don't fake beauty
i don't abuse love
i don't remember things a lot
i'm a fiction, though
i'm real just enough
for you to make stop motions with me

tank ara!

savaş açtı bana, bırakmıyor.

Friday, July 28, 2006

turn&curl

kıvrıl!
kıvrıl!

ankara düzleştiriyor saçlarımı, tek düzeleştiriyor yaşamı
tuzdan omuzlarım soyulmuyor burada, tenim açık açık, günlerimi koyultuyor
eteklerim uçuşmuyor, ayakkabıların topuklusu yollarına yakışmıyor
yolda yürümek, kumda koşmaktan da zor geliyor.
ankara, sesime uymuyor,
içime sığmıyor.
saçlarım burada kıvrılmıyor..

kıvrıl! kıvrıl! kıvrıl!

olmuyor.
"niyeyse, olmuyor işte!"

Wednesday, July 26, 2006

asada bozosca

gemileri taşıyan soğuk sular, ışıldardı yeşilinden adanın.

batık bir gemide insan ruhundan beslenirdi planktonlar..
ve yeryüzü üzüm kokardı, çiçeklerden taşan antenlerde bile,

sanki durgun gökyüzünde şarap yapar, sarhoş ederdi pırpırlar.

periler gezinir, adanın rüzgarında sırlarına isimler verirlerdi.

kirpi saklı yollara veda ederken, beyaz tortorun karesinden saklanırdı her bir an.

tenler yere değer bir gölge düşürürken antik şehirde,

masalını anlatırdı buruk dikenlere karışmış taştan tiyatrolar..

ve unutkanlık büyüleri hatırlanırdı güneş batana dek sırtından..

deepnote:

Bozcaada - Asos tatilinin bol lodoslu resimlerinde kuznm ve özge'nin çektikleri de var. ama masalı oluşturmak için sözcükler resimsiz çukurlarında olacakları için, süslemeli zamanı çayda iki şeker eritme süresinde. kuznm love you. özge, herşey için saol..

Saturday, June 24, 2006

sycamores at the masquerade store


Gerçek hayatın devasa hayallerindeki renkleri ayarlayabilme gücü, 12 yaşındayken, Baz Lurhmann'ın Romeo+Juliet'inde çıktı karşıma..

Özellikle, sahildeki tiyatro sahnesindeki renk tonlarına büründürebilmek istediğime karar verdiğim andan beri hayatı, bir empatidir gitmekte devamlı.






araya filmler girdi çokça, ve nadiren yapaylıktan sıyrılırdı filmler taa ki
"dark side of the sun" aniden karşıma çıkınca..

Brad Pitt'in inanılmaz çocuksuluğunu maske ardına gizleyen bu Yugoslavya'da geçen filmde, tertemiz güzellikteki kızın şarkısı çıkmaz aklımdan ve her defasında aynı derecede üzer Brad Pitt'in yunuslarla yüzüp "i want to live" dediği açılışla, güneşte parlayan Bach - Air on a g string'in tınıları..

Friday, June 23, 2006

use&loose

klimasızlıklardan şüpheci gözler çizen mevsimin sevimsizliğine aldırmadan, tatil ve "gidiyorum" planlarımı suya düşürmemesi için boncuklarımı takıyorum..

olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz. dürüst olmak gerek.

Saturday, June 10, 2006

to.get.her


before summer breeze, comes a natural ease.

Friday, May 26, 2006

"doubt obscures the true vision of the heart"

"olmayacak bir şeyin peşindeyim" diye başlıyordu film. basma kalıp elbiselerle adagio for strings eşliğinde koşulan sokaklarda topuklu ayakkabıların sesi pek kısıktı doğrusu. hayalimdeki sinema kariyerime yaklaşarak, beyaz kağıtların eksikliğinden unutuveriyordum başvuru formlarını doldurmayı. ve bir sene daha bestekâr'dan mı geçecektim? elçilikler arasından yeşeren dalları kopara kopara yokuşları çıkıp, "küçükken limonata içerdik belpa'da, plastik bardaklarda" "karum'un önünde buluşur ve dondurma yerdik, bir zamanlar" "bilkent yeşermemiş bir vadiydi" "subway tunalı caddesi'ne bakardı" "gösteri sonrası tütülerimizle amerikan kültürü önünde dam dam dedo oynardık" gibi alakasız düşüncelerle vardığım gün ortamında, başkalarına konseptler çizip yaşama konseptimi gözden geçirmeyi bir gün daha mı erteleyecektim?

gerçekleri biliyor ama gerçeklemiyoruz, doğrusu.

Sunday, May 14, 2006

görkem'cikletim











bir öte'kim. herşey'im.

Thursday, May 11, 2006

simpli.city




saatlerin 15 geçelerinden birinde, işte tam bu açıdan bakarım yeryüzüne.. yorgun, ışınlanmak isteğinde ve sade.

Monday, May 08, 2006

instance coincidence


Sirkeci Garı'ndan Cuma günleri Selânik'e kalkan Dostluk/Filia treni, uzaklığını kestiremediğim bir gelecekte bekler beni.
Orient Express'in efsanevi lacivertliğinin izlerine rastlarken gara attığım son bakışlarımda, aklımda tek bir soru ile içime çekerim bistro havasını:
"Filmlerdeki gibi hayatta kalabilir miyim tren giderken, çalılara atladığım ve 1 km boyunca yuvarlandığımda?"

Saturday, May 06, 2006

erasure with pleasure


beni görebildiğiniz kadar varım.

Sunday, April 23, 2006

daydream, unclean

bütün pazar gününü evde geçirmenin keyfine varamayarakatan protesto ediyorum, bir daha bu bilgisayarın başına takılı bir pazar istemiyorum! hele iş yüzündense hayır hayır hayır!
çünkü bugün dışarısı öyle bir güzeldi ki.. (balkondan izlediğim kadarıyla)

happy in autumn&very sad in return

soğuk havaların sıcaklığından eser taşımayan yaz, uzaklaştırır insanları birbirinden..
uzun gündüzlerde vakit kalmaz içtenliğe, insanların birbirlerini süzmesinden..

un, deux, trois.. pourquoi pas¿


Monday, April 17, 2006

to wish impossible things

güneş, hissediyorum bronzlaştırıyor ofisin balkonuna çıktığım küçük aralarda yüzümü.. rimelli kirpiklerim hiç de vogue dergisindeki kızlarınki gibi durmuyor ama saçlarım epey bir dağınık, ben hiç böyle çıkar mıydım dışarı¿ olmadık yerlerde fotoğraflarıma rastlamak işte tam derinlerde acaip bir acı. herkesin bir gün yaşayabileceği ama kimsenin yaşamadığı gibi dalgalı denizi durgunlaştırma zorunlulukları. istanbul sokakları ne güzel isimlendirilmiş.. mesela bugün keşfettiğim tomtom mahallesi.. bu arada, bugün paris caddesi'ne çıkan merdivenleri ilk defa çıkışımı kutladım hüzünlü bir haber üstüne..
pardon, siz gerçek misiniz¿ demek istiyorum. siz gerçek misiniz¿

Sunday, April 16, 2006

meet me never

uzun zamandan beri sürdüğüm ilk kırmızı ojeler
aldığım yepyeni giysiler
kestirdiğim saçlarım
içtiğim günlük beyaz şaraplarım
ve "karşılaştığımız" her günü kanatlarıyla kaldıramayacak solgun kelebeklerim ile
yorgun ve bahar cıvıltılarına uzağım.

Friday, March 31, 2006

break apart


aslına bakarsanız, zaman oldukça hızlıydı..

içmek hiç bu kadar güzel gelmemişti, hep bir baş dönmesiyle eve gidip sorumsuzca yarını beklemekle geçti günlerim..

daha ne kadar devam edebilirdim acaba böyle..

aramaya üşenerek onu..

ve insanların güzel notları arasında unuttum bazen pek çok şeyi

ama uzun uzun dalıp gittiğim de oldu..

ve güneşin tutuluşunda anladım sonunda, ara değil, ayrılıktı bu..

Sunday, March 19, 2006

the cure doesn't cure

erkekler ağlayabilir mi? "beni seviyor musun?"
cennet gibi
hep böyle olalım... artık mutsuz olalım istemiyorum...
kimse olmasa. gözyaşlarını mı saklıyorsun? beni tüketiyorsun. lütfen...
her gün, güzel bir gün geçirdiğimde, endişesi var ertesi günün kötü geçebilme ihtimali üzerine.
herşeyimsin... gerçekten. başka hiçbir şeyim yok. beni bırakma. "sen" olmasan, çoktan bitmişti.
seni seviyorum. nedenini bilmioyrum. neee? bunları haketmedim. benimle evlenir misin?
bugün çok güzeldin. perfect day. daha ne isteyebilirim ki? beni nasıl da gerçek kılıyor...
bizi kötü günler bekliyor. her gece düşünüyorum, ne olacağız biz.
beni aptal yerine koyma. çünkü saçmalıyorsun. hale ile jale.
gel buraya. kapıyı kapatsana.
zaten yaptığın bir şey yok burda!
hadi git bakayım, yüzünü yıka.
eve gidince çaldır. kimseyi...
ben ne seni, sana sadece yolda "merhaba" diyebilecek kadar az tanıyorum, ne de seninle yeni sevgililerini dinleyecek kadar yakın olabilirim.

Thursday, March 16, 2006

crossroads&thougts

özlemek. çok çok çok. yersiz

Wednesday, March 15, 2006

karamela sepeti... bir gün geri gelir mi?

araya çok filmler girdi, çok kitaplar ve çok yürüdüm sokaklarda, yollar çabuk bitti arabada giderken. saatlerce bekledim. düşünmeyerek seni, yok edebilirim sandım yokuluğunu. parmaklarım ceplerimde dolandı. saçlarım karmakarışık oldu. dans ettim olmadık yerlerde, dinlediğim şarkıları mutlu yaptım sözde. ve hep çadırda uyuyakaldığımızdaki nemli toprak kokusu sardı bedenimi. aynı müzik çaldı. yüzümü gülümsemelerle aldattım, hep aynı şarkı çalıyordu, ben uyanırken yanımda yatan bedeni yorgunluğundan arındırıp dışarı çıkarmak istercesine. herşeyi yapardım o anda çakılı kalıp, mavi çadırdan akan çiğ taneleri tenime damlayacaklar mı sorusu peşinde. odamda saklandım, yatağımda. bana sarılıp güneş yeni doğmuşken o tatlı şarkıları mırıldanırsın diye.

Tuesday, March 14, 2006

pas si flora!

saat dört suları öğleden sonrasıydı ve güneş en ince ışınlarına kadar sokakta arta kalan yağmur suyu
birikintilerini parlatıyordu. uzun zamandır o vakitlerdeki şehir boşluğunu ve yapacak çok şey var, ama ben en güzeli size geleceğim mutluluğunu yaşamıyordum. hayır size de gelmeyecektim ama şehir boştu ama o sankiyi hissetmek öylesine hoştu... fakat size giden yokuşu geride bırakalı epey olmuştu ve üstelik görüşmüyorduk ve geçen senenin tüm cep telefonuyla fotoğraflarımızı çekerek saatlerce gülmenin anlamı donmuştu. içime bütün güzel havaları doldurarak normal giden hayatımın akşam karanlığına büründürmek istedimse de, akciğerlerim beni ertesi günümü yatağa ve sanat tarihi kitaplarına bağlayacak bir öksürükle dolmuştu. elini tutmayı hayal ettim sadece ve arasında elimi dolandırdığım saçlarını. ne güzeldi. bir zamanlar her şey çok güzeldi.



Sunday, March 12, 2006

cebinde hep benim için sakladığı sakızları hayal ederek
gitmesini izledim.
ve yokluğunda,
varlığını gizledim.

Monday, February 27, 2006

h a y a l et ofisimizde, f l u l a ş ı r tüm ciddiyet

ve ben güneş tam batarken bir kenara çekildim, faks makinasının önünde durarak jaluzilerden yüzümün çizgi çizgi olduğunu düşledim. biraz depeche mode dinleyeyim istedim, ne de olsa güzel şarkılarını henüz keşfetmiştim. belki arka sokağa uğrar, bir beyaz mocha alırdım, ama o sıralar biraz soğuktu ve üşendim. sadece günün bitmesini bekledim, saatlerime gülümsemeler ekledim.

Wednesday, February 22, 2006

la vie est plus belle quand on l'écrit soi même

esintisi tatlı bir yaz akşamın, bakışlarımı, elleri cepte, yürüyen ince bir siluete kaydırırken, yollarını çizdiğim ilişkimizdeki sen misin gerçekten? ufak adımlarla caddelerde ilerlerken, atacağımız adımları çoktan planlamıştım ben. hiçbiri olmadı. aynı şehirde uzaklaştık birbirimizden. beni mutlu edecek bir dokunuşa sahip sadece sen varken, yanında başka insanlar, başka hikayeler.. dudaklarını ısırıyorsun, en çok da konuşurken, gizlediğin nedir, acıtır mı beni ? her günümü doldururken en çok yok olan sensin şimdi. habersiz gitmek en güzeli. kaçmayan güvercinler şehrine gözlerimi kırptım şimdi. üstü açık bir arabada, bilmediğim tatlı bir kız aklında.. günlerimi gecelere bölüştüren o en ufacık anlarda yine kaybolan sensin, sessizsin, sen değilsin yaz başlarken yürüdüğüm yanında..

Sunday, February 19, 2006

night life

snowflakes melt
and tears come instead.
music goes on very calm
when the night begins
it beats faster in your palm..
i set alone
setting up words
ending sad words on the phone..
"people never change
and you're grown enough deciding on your own.
is it me
or outside you wish to know¿"
and when the sun just comes up
trust my sympathy for love..

Saturday, February 11, 2006

discrets du jour, chanteurs de l'amour veya Marc Lavoine&Yann Tiersen

yemyeşil gözleri vardı. o harika ve ince detaylı binaların içine kurulu moda dünyasının düzen şatafatlı kaosunun yürüyen merdivenlerinde duruyordu. hatırlamıyorum, yukarı mı çıkıyor, aşağı mı iniyordu ama yanında çok güzel, uzun boylu, uzun saçlı ve muhtemelen uzun kirpikli bir bayan vardı..

karışık saçlı, gülümser tavırlıydı, içindeki asilliği düşündükçe, o yıllardaki çocuk ruhum bile ürpermişti. "tabanca gözleri var" şarkısıyla kendisine karşı olan kırıklığımı kafa baloncuklarımda itiraf ettiğim Marc Lavoine, hayalimdeki hayatıma dair seçtiğim eşlerden biri olarak her zaman ilk sıralarda yer alacaktır..



bir çarşamba günü...
piyano notaları ve harmonika,
sokakta karşılaşan iki kişinin
tebessüm hafifleten sözleri,
biraz krep,
biraz nutella,
camekanlı, yeşili fıstık bir araba
biraraya getirilmiş minik taşlar arasında
ressamların boyalarında..
soğuk rüzgarlı plajda
deri ceket, ufuklara bakışlarıyla dolaşan
narin aksanlılar
ve melodik uçurtmalar..
kırmızı patlağı bir film, yeşil tahta kuruları ile bestelenmiş,
kıtır sesler
ve genizden gülüşler
yann tiersen
bunları ve daha fazlasını ifade eder,
benim gece düşlerime
ve gündüz süzülüşlerime gider...

Tuesday, February 07, 2006

tired . city . me



bu kadar yorabilir mi bir şehir bir insanı¿ oysa karanlığı süsleyen parlaklıklar gizlemiş tüm insanları.. kendi mutluluğunu yitirmeden, herkesi mutlu edebilmenin bir yolu var mıdır¿ .. bir şehir bu KaDar mı yorar insanı¿ işte kırık kaldırım taşları.. işte ıslak saçlarım.. yılbaşının süssüz geçtiği ve zil seslerini duyamadığımız, gizliden gizliye güzel dans eden insanlar barınağı burası. bu yüzden, lütfen, kar altında biraz funk.. yaşadığımız yer, kod adıyla ANK.

Friday, January 20, 2006

love will tear us apart



Tek düzelik

acı vermeye başlayınca

ve arzular azalınca

dargınlıklar çoğalıp

duygular yeşermez olunca

yönlerimizi değiştirecek

ve farklı yollara gideceğiz

o zaman aşk,

aşk yine ayıracak bizi.

Neden bu kadar soğuk

yatak odası¿

sense dönmüşsün sırtını

zamanlamam mı yanlış

yoksa artık saygımız mı

kalmamış¿

yaşam boyu koruduğumuz

aramızdaki çekim hala

öyle duruyor ama

aşk,

aşk yine ayıracak bizi

uykunda mı döküyorsun içini¿

kusurlarımı ortaya çıkararak¿

ağzımda bir tat, çaresizlik kaplarken her yeri

bu artık işe yaramayan, öylesine bir şey mi¿

aşk, aşk yine ayıracak bizi

dünyanın en güzel şarkısı ve harika bir neon ışıklı yatak odası ve reklam panosu tepesine kurulu balkon önü evinin olduğu, vazgeçemediğim film ve tabii ki onun tatlı melodisi...

02/06/2003

Bütün dünyayı sığdırmak isterdim
OTUZ ALTI kareye
Bütün dünyam SENDİN
ve şimdi bütün dünya ellerimde
UçuK pembe bakışların vardı,
Kısık sesli bir şatoydu yaşadığın
pencerede keman çalardın
ve bütün gelincikler kızarırdı
Kapın OKYANUSA açılırdı,
(SEN SUYU SEVMEZDİN)
Merdivenlerinin hepsi yıldızlara çıkardı
tırmanmayı sevmezdin
Yatağını köpekbalıkları korurdu
ve pinokyo dolu balinalar
Yalan söylemene aldırmazdım hiç
en sevdiğim masaldın çünkü.

12/10/2001

Sonabahar rüzgarı gözlerini yaşartırken soğukluğundan, o en tepede yıldızlara bakmaktasındır başını yavaşça atan bir kalbin üstüne koyup da. Bir yıldız kaymasını beklersin dakikalar boyunca. Yıldız yerine bir uçak geçer tam üstünden o karanlıkta...
Bütün içindeki insanlar sizi izlerler mi gözleriniz tamemen kapanınca¿

Thursday, January 19, 2006


I want my perfect day!

Thursday, January 12, 2006

a story inspired from the original tim burton's caracter

Vincent Malloy the lonely boy, lives in a crowded city where he feels himself like a disappeared toy.

His mind is full of thoughts he can’t even put up into words and thoughts he usually forget about.

Vincent thinks about his loneliness, struggles to mean his life with this emptiness. He tries hard to find a way out, but this pushes him into a fade out.

Suddenly nothing makes more sense then to kill himself. Jumping down from a skyscraper, floating like a white feather… A thought he’ll never forget, a thought he wouldn’t regret. Just when his feet quit the ground, there appears a soft angel around. Saving Vincent, leaving a nice scent to be found.

Waiting the angel, days Vincent wastes. Days seems decades.

Wondering why his angel doesn’t show itself , his worries still deep inside and Vincent remain calm instead.

But nothing works, should he try the killing himself? That would probably turn the angel back. Even though Vincent knows the angel won’t save him again, he decides to end this crushing pain.
While he still thinking, his angel appears within lights explosing. There it is. His beloved angel surely loves him.

They stay together. Vincent thinks, this would last forever.

But this is no dignity and the separation time comes to hurt till eternity.

Life without his angel would have no sense. To say goodbye to life, Vincent goes to the place they once met. Then stares for a last time to the world he was to left behind.

The angel isnt’t there. He can now, to kill himself not dare. Vincent looks at the sky, to the stars he stare. Then beside him, sees standing a girl, eyes looks like a pearl, telling him “Just because you feel it, doesn’t mean it’s there”.

stories come along

Wednesday, January 11, 2006

when the story begins the end prepares itself within.


bu odada uyuduğum ilk gece, boş duvarlarına bakarak iki sene sonrasında neler asılı olacak diye düşünüp gecemi ve geleceğimi doldurmaya çalışmıştım. tabii hiç bir tahminim olmadı. iki sene sonra buranın oksijeninden zerre parçacıklar almayacaktım belki. gidecektim fransa'ya , doyamadığım hayatımı kaldığım yerden yaşamaya.. fakat öyle olmadı. gel gelelim işin acı kısmına, duvarlarım epey doldu, giysilerim biriktikçe birikti, dolaplarıma sığmaz oldular - yine de "je n'ai plus rien a me mettre" - herneyse, dokuz senedir buradayım..